Bir raket, bir top ve bitmek bilmeyen bir tutku... Türkiye’nin tenisteki gurur kaynağı... Sporun evin içinde nefes aldığı bir çocukluk… Annesinin jimnastik geçmişiyle şekillenen, esneklik ve disiplinin daha oyun yaşında öğrenildiği yıllar. Henüz altı buçuk yaşındayken, ailesi onu, basketbol oynasın, yüzme öğrensin diye yaz okuluna gönderdi. Ama onun gözleri başka bir şeyi arıyordu. Kortların kenarında durdu, eline büyük gelen bir raketi kavradı ve duvara karşı ilk vuruşlarını yaptı. Kimse ona “başla” demedi. O kendisi seçti... Hoca’nın onu fark etmesiyle birlikte bu ilgi, bir tutkuya dönüştü. O günden sonra hayat sıradan değildi artık. Sabah yüzme, okul, ardından binicilik ve tenis… Çocukluk dediğimiz şey onun için oyun saatlerinden çok, ter ve tekrarlarla doluydu. Zamanla diğer sporlar hayatından çıktı, sadece tenise odaklandı. Bu yolculuk sadece onun değil, ailesinin de hikâyesine dönüştü. İstanbul içinde yapılan taşınmalar, antrenmanlara daha yakın olabilmek için değişen hayatlar… Tabii kolay değildi. Kaçırılan doğum günleri, gidilemeyen düğünler, yarım kalan arkadaşlıklar… Zeynep’in çocukluğu biraz eksik ama bir o kadar da güçlü büyüdü. 17 yaşına geldiğinde hayat ona bir yol ayrımı sundu: Amerika’da üniversite mi, yoksa profesyonel tenis mi? O hiç tereddüt etmedi. Çünkü onun hikâyesi yarım kalacak bir hikâye değildi. Kortta devam etmek istedi. Bir gün, planında bile olmayan Merida turnuvası hayatının dönüm noktası oldu. Yorgunluk, sıcak, zorluk… Hepsi vardı. Ama o vazgeçmedi. Çeyrek final, yarı final, final… Aynı gün içinde sınırlarını zorlayarak kazandığı o şampiyonluk, yılların birikimiydi. Zaman aktı. Duvarlara atılan toplar, yerini dünyanın dört bir yanındaki kortlara bıraktı. Avustralya’nın sıcak sabahlarından, Wimbledon’ın çimlerine… Henüz hikâyenin başında… ama satır aralarında geleceğin izleri çoktan görünüyor. Belki bugün sadece umut gibi duran o ihtimal, yarın gururla anlatacağımız bir gerçeğe dönüşecek...