Adını bilmeyen çoktur. Ama bir marşı hep bir ağızdan söyleyen milyonlar, aslında onun mirasını taşır... 1874’te Mora Yarımadası’nda, Yenişehir Feneri’nde dünyaya geldi. Daha iki yaşındayken babasını kaybetti. İstanbul’a uzanan o hüzünlü yolculukta annesinin elinden tutan küçük bir çocuktu yalnızca. Mekteb-i Sultani’nin koridorlarında “yaramaz” diye anıldı. Cezalar aldı. Dersleri sevmedi. Bir tek ders hariç: jimnastik. İplerin tepesine tırmandığı o kum zeminli salonda, hayatının yönü değişti. Annesi “Ben seni iplere tırmanasın diye okutmadım” dediğinde, o hem iplere tırmandı hem de ülkesini ayağa kaldıracak bir spor insanına dönüştü. Halıcıoğlu’nda askeri mühendis oldu. Üniforma giydi. Ama kalbi hep spor sahalarındaydı. İzmir’de futbol oynayan İngilizleri izleyip “Ben de oynarım” diyerek topa vuran ilk Müslüman oldu. İsveç’e gitti. Sporun bilimle yapılması gerektiğini öğrendi. Döndüğünde Türkiye’ye modern beden eğitimi anlayışını getirdi. 1909’da Berlin’deki Uluslararası Olimpiyat Komitesi kongresine katıldı. Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi’nin kurulmasına öncülük etti. Ülkenin ilk beden eğitimi öğretmenlerini yetiştirdi. 58 kitap yazdı. 2500’den fazla makale kaleme aldı. 1500’ü aşkın konferans verdi. Ve bir gün, İsveç’ten getirdiği bir nota için, Ali Ulvi Elöve'ye Türkçe sözler yazdırdı. “Dağ başını duman almış…” O marş, 19 Mayıs yolculuğunda Mustafa Kemal’in dilindeydi. O marş, yıllar sonra Kopenhag’da bir final maçında binlerce yüreğin sesi oldu. Adı unutulsa da, sesi tribünlerde kaldı. 2 Mart 1957’de, 83 yaşında hayata veda etti. Bugün üzerinden 69 yıl geçti. Ama biz hâlâ bir marşın içinde onu taşıyoruz.